24 Nisan 2008 Perşembe
Gördüğünüz gibi tehditlerim kar etmedi,işte benim ikizler .Zaten Erguvanın dolduruşuna gelip geçen hafta o’na haksızlık ettiğimi düşünüyorum,..Yorgun argın gelip soluğu bende alıyor,üstelik komşuların şımarık kedilerinden de beni ve yavrularımı kurtaran ,O,.. Bana bu kadar düşkün olmasa, nerden görecek pencerenin altında beni tehdit eden iki şehir eşkiyasını,.. İki haftadır sürekli taciz ediyorlar,hele bi tanesi Erguvana tırmanıp üstüme atlamaya kalktı ama, tabii beceremedi.. Zaten benim endişem bu iki şımarık değil, kaç senedir biliyorum onların ne kadar “hanım evladı” olduklarını ,esas Karga milletinden korkuyorum,yerimi bi keşfederlerse kurtaramam bebelerimi.Geçen sene bu ikisinin yüzünden uğradığım Karga hücumu hala aklımda,ben kurtuldum ama üç bebemde daha doğmadan parçalandılardı,ev boştu geçen sene, arada sırada geliyordu, kurtaracak kimse olmadı.O yüzdende, bunların sürekli konuşup Erguvan tepesinde dolaşmalarından anlamıştı Kargalar yavrularımın yerini,Erguvan da keyifsizdi saklayamamıştı yavrularımı.Benim Adamda da zaten iş yok,dövüşmeyi bilmez ,.. elektrik direğinin en tepesine tüner,bir karga hücumunda önce o kaçar… Neyse ki benim “obsesif kaçık” (laf aramızda çok sevdim bu lafı),iki gün arka arkaya ,bu şımarık ve sırnaşık kedigillere haddini bildirdide rahatladım.Önce pencerenin altında onlara bir şey verecekmiş gibi konuşmaya başladı ,doğrusu bu ya –bu iyice kafayı yedi ,beni kedigillere kurban edecek – diye düşünmedim değil… Neyse ki niyeti başkaymış, ikisinide pencerenin altına çağırıp bir kova soğuk suyu aniden kafalarınna boşaltınca,hallerini görmeliydiniz nasıl tabanları yağladılar bilemezsiniz.. Beni de –korkma –diye uyardığı için keyifle seyrettim… Bu operasyonu iki gün arka arkaya yapınca bizim “hanımevlatları” toz oldular bir haftadır rahatladım,Karga milletinin beni görmeleri artık çok zor,zaten anlattım ya Erguvan kardeşimde çoştukça çoştu önüm iyice kapandı,anlayacağınız keyfim iyice yerinde işim gücüm ikizlerimi beslemek.Ehh bu kadar keyifli olunca , benimkinin gevezeliklerine,ikizlerin fotoğrafını çekmesine ses çıkarmıyorum.Kalabalığın içinde yalnız bir garip kadın,… ne yapayım ,idare ediyorum…

20 Nisan 2008 Pazar
Kentliler ve objeler üzerine bir “İlk”deneme
Objeler yaşamımız boyunca hemen her an yanı başımızda karşımızda elimizin altında aklımızda özetle her yerde bizimle beraberler.Çoğu zaman uzun süreli birliktelikle / alışkanlık kelimelerini birbirlerinin yerine geçirebiliyoruz,çoğu zaman da biri diğerini akla getiriyor.Objelerle ilişkilerimiz de bu kelimelerle birlikte yaşıyor.
Örneğin yemek tabağıyla ilişkimiz o kadar erken yaşlarda başlıyor ki, “ilk” ne zaman gördük, hayatımızdaki yeri, anlamı ve benzeri soruları bu obje için hiç sorgulamamış oluyoruz.-Sorgulamadan kabullenme –
“İlk” kelimesini bir obje için kullanıyor olmamız ona bir anlam katıyor,hayatımızda bir yeri olduğunu anlatıyor.İlk oyuncağımız,İlk kitabımız,İlk rugan ayakkabımız,İlk uzun pantolonumuz,İlk saatimiz,İlk bisikletimiz,İlk fotoğraf makinamız,İlk buzdolabımız,İlk bilgisayarımız,İlk arabamız,..Listeyi uzatmak mümkün , alışkanlık kelimesiyle tanımladığımız objeler kalabalığının içinde ‘kumun içindeki çakıl taşları “gibi kalıyorlar oysaki. Azınlık olsalar da, yaşamımıza kattıklarıyla çoğunluk oldukları duygusunu hissettiriyorlar bize.
Onlarla çevrili olmamıza rağmen, çoğunluk objelerimiz ise ,yaşamımızı “mânâ ” olarak ıskalıyorlar.
80’ li yılların sonrasında yaşadığımız obje patlaması ve zenginliğinin , bu düşüncelerin ışığında anlam kısırlığına yol açmış olması ise hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
“İlk” kelimesini bir obje için kullanıyor olmamız ona bir anlam katıyor,hayatımızda bir yeri olduğunu anlatıyor.İlk oyuncağımız,İlk kitabımız,İlk rugan ayakkabımız,İlk uzun pantolonumuz,İlk saatimiz,İlk bisikletimiz,İlk fotoğraf makinamız,İlk buzdolabımız,İlk bilgisayarımız,İlk arabamız,..Listeyi uzatmak mümkün , alışkanlık kelimesiyle tanımladığımız objeler kalabalığının içinde ‘kumun içindeki çakıl taşları “gibi kalıyorlar oysaki. Azınlık olsalar da, yaşamımıza kattıklarıyla çoğunluk oldukları duygusunu hissettiriyorlar bize.
Onlarla çevrili olmamıza rağmen, çoğunluk objelerimiz ise ,yaşamımızı “mânâ ” olarak ıskalıyorlar.
80’ li yılların sonrasında yaşadığımız obje patlaması ve zenginliğinin , bu düşüncelerin ışığında anlam kısırlığına yol açmış olması ise hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
Kentli bir çocuğu düşünün,daha doğmadan yatak,dolap,oyuncak ve giysilerle donanmış bir oda onu bekliyor.”İlk” kelimesiyle tanışma şansı elinden alınmış olarak doğuyor.Objelerle çevrili ama” yoksun” bir hayata adımını atıyor ve çocukluk,gençlik,erişkinlik dönemlerini ”manasız bir hayat” cümlesiyle geçirmeye mahkûm oluyor.
Barbi bebeklerle dolu bir odada bebeklik çağını geçiren bir kız çocuğunun, ileri yaşlarına taşıyabileceği bir “ilk” bebek öyküsü olabilir mi ?.. Kısası, uzunu onlarca pantalona sahip bir erkek çocuk “ilk” pantalonunu hatırlayabilir mi?... Yürümeden bisiklete oturtulan,konuşmadan fotoğraf çekmeye özendirilen çocukların yarınlara taşıyacakları ne “İlk”leri olabilir ?...
Barbi bebeklerle dolu bir odada bebeklik çağını geçiren bir kız çocuğunun, ileri yaşlarına taşıyabileceği bir “ilk” bebek öyküsü olabilir mi ?.. Kısası, uzunu onlarca pantalona sahip bir erkek çocuk “ilk” pantalonunu hatırlayabilir mi?... Yürümeden bisiklete oturtulan,konuşmadan fotoğraf çekmeye özendirilen çocukların yarınlara taşıyacakları ne “İlk”leri olabilir ?...
“İlk” deneme yazısını ”ilk” bebeğine 5-6 yaşlarında sahip olabilen bir küçük kızın öyküsüyle bitirmek istiyorum ;
Aslında dönemine göre şanslı bir çocuk,en azından dedesinin el becerisiyle yaptığı tahta oyma oyuncakları var,ama bebeği hiç olmamış hatırlamıyor. Bir gece,.. aylardır denizlerde olan babası çıkageliyor ve bavulundan nerdeyse küçük kızın boyuna yakın bir bebek çıkıyor... Bir yanda sevgili babası,bir yanda kocaman, ağır, gerçek gibi bir bebek,.. heyecanı öylesine büyük ki ,babasının denizde geçen aylarını ve bebeğini aldığı Adanın –Malta adası –öyküsünü dinlerken uyuya kalıyor.
Sabah diğer sabahlardan o kadar farklı ki,..artık onun da kucağına alıp gezdirebileceği bir bebeği var,..alıyor bebeğini başlıyor evin içinde gezmeye, ama annesi sürekli -dikkat et düşürme- diye uyarıyor küçük kızı. Biraz dinliyor annesini ,oturuyor,.. biraz dolaşıyor,.. öğlen saatlerine kadar varsa yoksa bebeği... Bir ara, gene bebeğini kucaklayıp annesinin yanına, mutfağa gitmek için odadan çıkmak istiyor ama bir anda ayağı takılıp boylu boyunca yere düşüyor ve tabii sevgili bebeğide,.. ama,.. o , ne ?... kendisi ayağa kalkabiliyor ama bebeği paramparça !...
Önce inanamıyor gördüklerine ama gerçek,sevgili bebeği onlarca parçaya ayrılmış... Ağlıyor,.. gecelerce için için ağlıyor... Annesinin babasına kızgın kızgın söylenmelerini işitiyor – hiç küçücük çocuğa alçıdan bebek alınır mı – .
Yıllar sonra öğreniyor ,babasının plastik bebek almaya parası yetmediği için alçıdan bebek getirdiğini.
O günden sonra bir daha hiçbir bebekle oynamıyor - üzülmesine dayanamayan dedesinin aldığı bebeklerde dahil - kız çocukların favori oyunu “evcilik” küçük kızın hayatından ebediyen çıkıyor.Karanlık ve soğuk kavramlarıyla özdeşleştirdiği Malta adasının,.. aslında Akdeniz’de sevimli, sıcak bir ada olduğunu ise yıllar ve yıllar sonra kabulleniyor.
Sevgili babasının yerine,. bebekleri protesto etmeyi tercih eden küçük kız, oyuncak bebeklerin yerini öykü kitaplarıyla doldurunca, bütün yaşamını anlamlı kılan dostlarına kavuşuyor... Kırılmayan,.. parçalanmayan,..kırmayan,.. parçalamayan,.. sessiz dostları “kitaplarına”.
Hüzünlü bir öykü,. kabul ediyorum.... Ama,... mutlu sonla bitiyor,...
Hüzün ve mutluluk kelimeleride, birbirlerine yakışıyor zaten !...
Aslında dönemine göre şanslı bir çocuk,en azından dedesinin el becerisiyle yaptığı tahta oyma oyuncakları var,ama bebeği hiç olmamış hatırlamıyor. Bir gece,.. aylardır denizlerde olan babası çıkageliyor ve bavulundan nerdeyse küçük kızın boyuna yakın bir bebek çıkıyor... Bir yanda sevgili babası,bir yanda kocaman, ağır, gerçek gibi bir bebek,.. heyecanı öylesine büyük ki ,babasının denizde geçen aylarını ve bebeğini aldığı Adanın –Malta adası –öyküsünü dinlerken uyuya kalıyor.
Sabah diğer sabahlardan o kadar farklı ki,..artık onun da kucağına alıp gezdirebileceği bir bebeği var,..alıyor bebeğini başlıyor evin içinde gezmeye, ama annesi sürekli -dikkat et düşürme- diye uyarıyor küçük kızı. Biraz dinliyor annesini ,oturuyor,.. biraz dolaşıyor,.. öğlen saatlerine kadar varsa yoksa bebeği... Bir ara, gene bebeğini kucaklayıp annesinin yanına, mutfağa gitmek için odadan çıkmak istiyor ama bir anda ayağı takılıp boylu boyunca yere düşüyor ve tabii sevgili bebeğide,.. ama,.. o , ne ?... kendisi ayağa kalkabiliyor ama bebeği paramparça !...
Önce inanamıyor gördüklerine ama gerçek,sevgili bebeği onlarca parçaya ayrılmış... Ağlıyor,.. gecelerce için için ağlıyor... Annesinin babasına kızgın kızgın söylenmelerini işitiyor – hiç küçücük çocuğa alçıdan bebek alınır mı – .
Yıllar sonra öğreniyor ,babasının plastik bebek almaya parası yetmediği için alçıdan bebek getirdiğini.
O günden sonra bir daha hiçbir bebekle oynamıyor - üzülmesine dayanamayan dedesinin aldığı bebeklerde dahil - kız çocukların favori oyunu “evcilik” küçük kızın hayatından ebediyen çıkıyor.Karanlık ve soğuk kavramlarıyla özdeşleştirdiği Malta adasının,.. aslında Akdeniz’de sevimli, sıcak bir ada olduğunu ise yıllar ve yıllar sonra kabulleniyor.
Sevgili babasının yerine,. bebekleri protesto etmeyi tercih eden küçük kız, oyuncak bebeklerin yerini öykü kitaplarıyla doldurunca, bütün yaşamını anlamlı kılan dostlarına kavuşuyor... Kırılmayan,.. parçalanmayan,..kırmayan,.. parçalamayan,.. sessiz dostları “kitaplarına”.
Hüzünlü bir öykü,. kabul ediyorum.... Ama,... mutlu sonla bitiyor,...
Hüzün ve mutluluk kelimeleride, birbirlerine yakışıyor zaten !...
İlk”lere sahip olmak mı, obje kalabalığına sahip olmak mı ,?..hayata zenginlik katıyor. ,...
Karar sizin...
f.k.d. 04/08
15 Nisan 2008 Salı
yalnızlar rıhtımı
13 Nisan 2008 Pazar
biraz sarışın ufaklıklarla dalga geçeyim -dedim
havalandım.Düşündüm ki , benimki daha işten dönmez,.. ama ne çare,.. bugünlerde kafasının tası attımı ,soluğu benim bebelerin ve benim başımda alıyor... Birazcık hava almamı burnumdan getirdi,resimlemiş ikizlerimi ... O kadar sinirlendimki ,geldim pencerinin önüne, baktım her zamanki yerinde mahzun ve masum pozlarda oturuyor,(zaten bazen işitiyorum ,yerine biri oturursa hemen bin tane laf edip kaldırıyor,tabii hane halkı da arkasından söyleniyor,.. obsesif kaçık diye ) bir bakış fırlattım ve -bana bak -dedim, - bir daha,O elindeki siyah koca şeyi bebelerime yöneltirsen,seni iş yerindekilerden beter ederim-iyi demiş miyim ama,.. ben stress topu muyum ?... Zaten Erguvan kardeşimde - bu sene buna bi haller oldu,sabahın seheri ahh canım,.. diye soluğu bende alıyor,..akşam sinirleniyor, gece gece benle kafa buluyor,.. çoşuyor çoşuyor, pişttt ,.. diye bana göz kırpıyor,.. ayyy içime fenalık geldi valla.. duygu yoğunluğunu bana öylesine aktardı ki , nerdeyse çiçeklerimi dallarım taşımayacak -diyor... Sarışın ufaklıkların daha bişeyden haberleri yok ,eve yeni geldiler, alık alık etrafa bakıyorlar, onlarla yaptığım dedikoduları sonra anlatırım ...
11 Nisan 2008 Cuma
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim..." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…
C.Y. 04/08
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim..." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…
C.Y. 04/08
4 Nisan 2008 Cuma
Öyküler 2
Bir zamanlar Ayazağa ...
Soluk soluğa Taksim meydanına geldiğimde ne yazık ki geç kalmıştım,41 No lu otobüsüm kalkmıştı,bir saat beklemek zorundaydım.Çaresiz,taksi dolmuşlara binecektim.Bu uzun yolculukta bir başıma o dolmuşlara binmek nedense beni hep ürkütürdü,üstelik havada kararmış akşam olmuştu.
-Boşver- dedim kendi kendime,paraya kıy,bin dolmuşa,evdekilerle boğuşmaktansa biraz korkarsın hepsi bu,..
Hızlı adımlarla dolmuş durağına yöneldiğimde bir yandan da
–acaba,ciddi bir üniversiteli kız görüntüsü verebiliyor muyum?-diye düşünüyordum.
Doğal sarışınlığım havayı biraz bozuyordu ama elimdeki grafik çantam,kitaplar falan,.. kesin kanıttı canım,..
Durak boştu,dolmuşun ön koltuğunda bir adam oturuyordu,arka koltuğa oturmak zorundaydım adamın yanına oturursam yanlış anlaşılır diye geçti hemen kafamdan.
Arka koltuğun en dibine büzüştüm, kitapları yan tarafıma siper yaparak tabii ki...
Şöförü de pek gözüm tutmadı... Zaten bizim Sarıyer’de bu taksi dolmuşlardan hiç hoşlanan yok diye düşündüm,..yeni bir olaya tepki miydi ?,binen paralı yolculara duyulan bir kıskançlık mı ?,bilemiyorum. Bizim 41 numarayla yaptığımız 1.5-2 saate yaklaşan yolculuğu, 35-40 dakikaya indirdikleri bir gerçekti oysa ki.
Kapı açıldı bir başörtüsü gördüm,-bu saatte olabilecek en zor şey oldu,babayani kıyafetli bir karı koca bindi yanıma – derinden bir ohh çektiğimi çok net hatırlıyorum.
Kitaplarımı kucağıma alıp kadına yer açtım ,.. Ve,panik bitti !..
Kafamı kaldırdım,sevgili ışıklı meydanımı seyre daldım;
Pertev kremleri,... hay allah, şunun devamınıda bir türlü ezberleyemedim- ...Milli piyango......., ..........müstahzarları....
Işıklar,...isimler.. suların altından akıp gidiyor , ben bu suları, ışıkları ve meydanı yıllardır aynı çocuksu heyecanla seyrettiğimi düşünüyordum ki,..Chevrolet’nin motoru gürültüyle çalıştı.
Ben şehir ışıklarının içinde seyahatteyken!,..öndeki adamın yanına bir adam daha binmiş ve şöför motoru çalıştırmıştı bile,...
Yanımdaki kadına gözucuyla baktım,genç gibi duruyordu,adamda muhtemelen kocasıydı,yüzük göremedim ama olsun,annemle babamın da yüzükleri yoktu,devrim heyecanıyla hazineye bağışlamışlardı, sanki devletten zenginlermiş gibi,...şimdide maaştan para biriktirip yüzük almaya uğraşıyorlardı,bunlarda bizimkiler gibi yüzüksüz kalmış herhalde dedim kendi kendime.
Benim için tuallerimin dışında hiç bir şeyin önemi yoktu,Atölyede kendimi kaybediyor saatleri unutuyordum.Yaz aylarında boyalarımı,tuallerimi bahçeye çıkarıp evde çalışma şansım vardı,ama şu kış günleri yok mu,..bir odaya kapanmak zorundaydık,-her odada soba yakamayız- diyordu annem,hele üst katın ısınma şansı hiç yoktu.
İlk yazı ne kadar özlemiştim !,Piyasa caddemiz hareketlenecekti,..yalılar canlanacaktı ,..yataklar, yorganlar balkonlara atılacaktı,havalanmak üzere,.. dalyanlarımız fazlalaşırdı mutlaka,..kışın sayıları çok azalıyordu ,gece soğuklarda denizin ortasında,tahta direğin tepesinde uzun süre bekleyemiyordu adamcağızlar,..
Belki panayırımız bile kurulurdu yeniden,.. iki,üç yıldır gelmiyorlardı ama,..
Çocukluğum, ip cambazını ilk seyrettiğim an geldi aklıma,..annemlere ne çok yalvarmıştım yakından görmek için,-yalnızca balkondan uzaktan seyredebiliyordum-
o kadar sızlanınca ,bitişik evin çocuklarıyla gitmeme izin çıkmıştı,.. Ne müthiş heyecandı tanrım,..elindeki sopasıyla her an düşecekmiş gibi, o incecik telin üzerinde yürüyen adamı seyretmek. Paytonların bekledikleri alana kurulan panayırda,atlar bile nefesini tutardı sanki, İp cambazı telin üstüne çıkınca...
-Etraf ne kadar karanlık,Fatih ormanına mı?,geldik acaba-çocukluk hayallerine dalınca yolun farkına varamadım.
Kadının kocası eğilip şöföre bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ne demiş, olabilir ki !,. paralarımı yok ?,..ama,yok canım paraları olmadan dolmuşa binecek değiller ya- bütün bu düşünceler kafamda uçuşurken araba yavaşladı ,..
Neden yavaşladık?,.. başörtülü kadının kocası –ilerden sola sapacaksın – diyor,..
Şöför hafifçe bana dönerek – mahzuru yoksa hanımla,beyi (biraz müstehzi mi söyledi bu cümleyi !,.) şu ilerdeki eve bırakacağım- diyor.
Ben,... ben,ne diyebilirim...Sola saptık bile zaten,..çamurlu patika bir yol,..ne kadar sarsılıyoruz,halbuki araba yepyeni...İnanılmaz bir şey,yıllardır okula bu yoldan gidip gelirim,.. değil,.böyle bir evin varlığı,yol sapağının bile farkında değilim.
Aslında burası bir evde değil,.. sanki Bronte’nin romanındaki metruk köşk,..ama her tarafı dökülen, her an yıkılacakmış gibi !,..
Böyle bir anda “Jane Eyre” i hatırlamak da nereden aklıma geldi ki !,.. ama tebessüm bile edemeyecek kadar korkuyorum,..
Adamla kadın arabadan indiler,bahçenin tam ortasındayız, çalıların desem daha doğru olacak aslında.Farlar etrafı gündüz gibi aydınlatıyor, -pencerede iki kadın silüeti mi,gördüm ?!, -
Başörtüsü sıyrıldı ,... inanamıyorum !,..
yanımdan inen kadının o güzelim başörtüsünün altından yumurta sarısı saçları çıktı,.. adam kolundan iteledi ve kapıdan içeri girip yittiler.
-Bizim meslek zor zenâat – dedi şöför,geri geri gidip tekrar yola çıkarken.
-Kusura bakma kardeş- dedi,bana dönüp.
-Akşam vakti başımı derde sokmayayım diye bıraktım bu orospuyu kerhâneye- dedi,yanındaki adamlara.
Ben,.. arkada büzüştüğüm köşede “ başörtüsünün sihirini ” düşününüyordum, Ayazağa’ya kadar ne kadar rahat gelmiştim,yanımda bir kadın vardı,hemde başörtülü ,.. oysa şimdi üç adamla yola devam etmek zorundaydım...
f.k.d 04/08
Soluk soluğa Taksim meydanına geldiğimde ne yazık ki geç kalmıştım,41 No lu otobüsüm kalkmıştı,bir saat beklemek zorundaydım.Çaresiz,taksi dolmuşlara binecektim.Bu uzun yolculukta bir başıma o dolmuşlara binmek nedense beni hep ürkütürdü,üstelik havada kararmış akşam olmuştu.
-Boşver- dedim kendi kendime,paraya kıy,bin dolmuşa,evdekilerle boğuşmaktansa biraz korkarsın hepsi bu,..
Hızlı adımlarla dolmuş durağına yöneldiğimde bir yandan da
–acaba,ciddi bir üniversiteli kız görüntüsü verebiliyor muyum?-diye düşünüyordum.
Doğal sarışınlığım havayı biraz bozuyordu ama elimdeki grafik çantam,kitaplar falan,.. kesin kanıttı canım,..
Durak boştu,dolmuşun ön koltuğunda bir adam oturuyordu,arka koltuğa oturmak zorundaydım adamın yanına oturursam yanlış anlaşılır diye geçti hemen kafamdan.
Arka koltuğun en dibine büzüştüm, kitapları yan tarafıma siper yaparak tabii ki...
Şöförü de pek gözüm tutmadı... Zaten bizim Sarıyer’de bu taksi dolmuşlardan hiç hoşlanan yok diye düşündüm,..yeni bir olaya tepki miydi ?,binen paralı yolculara duyulan bir kıskançlık mı ?,bilemiyorum. Bizim 41 numarayla yaptığımız 1.5-2 saate yaklaşan yolculuğu, 35-40 dakikaya indirdikleri bir gerçekti oysa ki.
Kapı açıldı bir başörtüsü gördüm,-bu saatte olabilecek en zor şey oldu,babayani kıyafetli bir karı koca bindi yanıma – derinden bir ohh çektiğimi çok net hatırlıyorum.
Kitaplarımı kucağıma alıp kadına yer açtım ,.. Ve,panik bitti !..
Kafamı kaldırdım,sevgili ışıklı meydanımı seyre daldım;
Pertev kremleri,... hay allah, şunun devamınıda bir türlü ezberleyemedim- ...Milli piyango......., ..........müstahzarları....
Işıklar,...isimler.. suların altından akıp gidiyor , ben bu suları, ışıkları ve meydanı yıllardır aynı çocuksu heyecanla seyrettiğimi düşünüyordum ki,..Chevrolet’nin motoru gürültüyle çalıştı.
Ben şehir ışıklarının içinde seyahatteyken!,..öndeki adamın yanına bir adam daha binmiş ve şöför motoru çalıştırmıştı bile,...
Yanımdaki kadına gözucuyla baktım,genç gibi duruyordu,adamda muhtemelen kocasıydı,yüzük göremedim ama olsun,annemle babamın da yüzükleri yoktu,devrim heyecanıyla hazineye bağışlamışlardı, sanki devletten zenginlermiş gibi,...şimdide maaştan para biriktirip yüzük almaya uğraşıyorlardı,bunlarda bizimkiler gibi yüzüksüz kalmış herhalde dedim kendi kendime.
Benim için tuallerimin dışında hiç bir şeyin önemi yoktu,Atölyede kendimi kaybediyor saatleri unutuyordum.Yaz aylarında boyalarımı,tuallerimi bahçeye çıkarıp evde çalışma şansım vardı,ama şu kış günleri yok mu,..bir odaya kapanmak zorundaydık,-her odada soba yakamayız- diyordu annem,hele üst katın ısınma şansı hiç yoktu.
İlk yazı ne kadar özlemiştim !,Piyasa caddemiz hareketlenecekti,..yalılar canlanacaktı ,..yataklar, yorganlar balkonlara atılacaktı,havalanmak üzere,.. dalyanlarımız fazlalaşırdı mutlaka,..kışın sayıları çok azalıyordu ,gece soğuklarda denizin ortasında,tahta direğin tepesinde uzun süre bekleyemiyordu adamcağızlar,..
Belki panayırımız bile kurulurdu yeniden,.. iki,üç yıldır gelmiyorlardı ama,..
Çocukluğum, ip cambazını ilk seyrettiğim an geldi aklıma,..annemlere ne çok yalvarmıştım yakından görmek için,-yalnızca balkondan uzaktan seyredebiliyordum-
o kadar sızlanınca ,bitişik evin çocuklarıyla gitmeme izin çıkmıştı,.. Ne müthiş heyecandı tanrım,..elindeki sopasıyla her an düşecekmiş gibi, o incecik telin üzerinde yürüyen adamı seyretmek. Paytonların bekledikleri alana kurulan panayırda,atlar bile nefesini tutardı sanki, İp cambazı telin üstüne çıkınca...
-Etraf ne kadar karanlık,Fatih ormanına mı?,geldik acaba-çocukluk hayallerine dalınca yolun farkına varamadım.
Kadının kocası eğilip şöföre bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ne demiş, olabilir ki !,. paralarımı yok ?,..ama,yok canım paraları olmadan dolmuşa binecek değiller ya- bütün bu düşünceler kafamda uçuşurken araba yavaşladı ,..
Neden yavaşladık?,.. başörtülü kadının kocası –ilerden sola sapacaksın – diyor,..
Şöför hafifçe bana dönerek – mahzuru yoksa hanımla,beyi (biraz müstehzi mi söyledi bu cümleyi !,.) şu ilerdeki eve bırakacağım- diyor.
Ben,... ben,ne diyebilirim...Sola saptık bile zaten,..çamurlu patika bir yol,..ne kadar sarsılıyoruz,halbuki araba yepyeni...İnanılmaz bir şey,yıllardır okula bu yoldan gidip gelirim,.. değil,.böyle bir evin varlığı,yol sapağının bile farkında değilim.
Aslında burası bir evde değil,.. sanki Bronte’nin romanındaki metruk köşk,..ama her tarafı dökülen, her an yıkılacakmış gibi !,..
Böyle bir anda “Jane Eyre” i hatırlamak da nereden aklıma geldi ki !,.. ama tebessüm bile edemeyecek kadar korkuyorum,..
Adamla kadın arabadan indiler,bahçenin tam ortasındayız, çalıların desem daha doğru olacak aslında.Farlar etrafı gündüz gibi aydınlatıyor, -pencerede iki kadın silüeti mi,gördüm ?!, -
Başörtüsü sıyrıldı ,... inanamıyorum !,..
yanımdan inen kadının o güzelim başörtüsünün altından yumurta sarısı saçları çıktı,.. adam kolundan iteledi ve kapıdan içeri girip yittiler.
-Bizim meslek zor zenâat – dedi şöför,geri geri gidip tekrar yola çıkarken.
-Kusura bakma kardeş- dedi,bana dönüp.
-Akşam vakti başımı derde sokmayayım diye bıraktım bu orospuyu kerhâneye- dedi,yanındaki adamlara.
Ben,.. arkada büzüştüğüm köşede “ başörtüsünün sihirini ” düşününüyordum, Ayazağa’ya kadar ne kadar rahat gelmiştim,yanımda bir kadın vardı,hemde başörtülü ,.. oysa şimdi üç adamla yola devam etmek zorundaydım...
f.k.d 04/08
elimden gelen bu
elimden gelen bu ben iki kişiyim ,
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o, güneş açmaksa o,
bir yerin üşüse onun sıcaklığı ,
öbürü en içten çağrını işitmiyor,
atıp tutmaksa o , basıp gitmekse o,
bakışları kıyısız deniz uzaklığı,
elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış,
öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
çoğalmak neyse ne, azalmak zor.
A.İ. 04/08
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o, güneş açmaksa o,
bir yerin üşüse onun sıcaklığı ,
öbürü en içten çağrını işitmiyor,
atıp tutmaksa o , basıp gitmekse o,
bakışları kıyısız deniz uzaklığı,
elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış,
öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
çoğalmak neyse ne, azalmak zor.
A.İ. 04/08
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

