Hayriye Şirket-i ’nin anıları
“Ege sevdası ,...”
Vişne çürüğü renginde,kadife kaplı koltuklarım vardı.Vişnenin kendisini bilmiyoruz,çürüğünü nereden bilelim diyebilirsiniz,.. haklısınız,..
Bir zamanlar İstanbul’un her yeri,vişne,dut,kestane,çınar,köknar ve erguvanlarla doluydu,... bugünlere çınarlarla,erguvanlar kaldı kalakala.
Benim Sirkeci, Kavak,Sarıyer, yolculuklarımın en keyifli yanlarını, her geçişte onlarla yaptığımız sohbetler ve dedikodular süslerdi,.. ama ne dedikodular !...
” İhsân beyle, Feride hanımın” Erguvan kardeşime yaslanarak sürdürdükleri ,hüzünlü ve imkansız aşkları !.
“Asaf beyle ,Nigâr hanımın” ,Vişne yemeye gidiyoruz diyerek birbirlerini ........ (Osmanlı terbiyem bu kelimenin yazılmasına razı değil,siz yerleştirin) ,
“Şemsi beyle ,Müjgan hanımın “ mâhçup ve taze sevdalarını yaşadıkları çınar altı,...
Daha neler neler,... anlatacağım hepsini merak etmeyin,...
Bugün size bir başka öykümü anlatmak geliyor içimden, madem ilk aşkla, sevdayla ve ilk evlenme teklifiyle başladım,... son sevdamla devam edeyim istiyorum... Sonu başından belli filmleri izlemeyi seviyorum – son senelerde, arada bir benim üst kat salonda gençler adı “etkinlik “ olan bazı geceler düzenliyor , bende hemen dikkat kesiliyorum, o gecelerden birinde izlemiş çok beğenmiştim böyle bir filmi,bir Fransız filmiydi sanırım ve son sahneyle başlamıştı - o nedenle de bize filmin sonunu anlatıyor diye kızmayın bana,...
Evren film kareleri değil mi ? Mış,..gibi oynadığımız sahnelerden oluşmuyor mu ?
O zamannnnn !... bobinler biter ama film bitmez ,aşklar,sevdalar bitmez,.... son sevda lafın gelişiydi ,...
Sanırım 7-8 sene önceydi,gözden düşmeye başladığım ,yerimi, taze genç aşiftelerin !, doldurmaya başladıklarını zannettikleri !,.. yıllar...Çalıştığım şirket o günlerin “yap işlet devret” modasına uyarak beni kiralamaya karar verdi,.. Ben biçare bir kadın, güngörmüşüm geçirmişim ama ne çare,..
Asırlardır dünyada kadının adı yok ki,Türkiye’de olsun... Fikrimi soran bile olmadı , kiraladılar beni bir İsviçre şirketine, Ege’ye gidiyorsun dediler.
Ben ki ,son yüzyılı, marmaradaki kardeşim Mavi’yle geçirmişim,huyunu suyunu ezberlemişim,Lodosla kavgalı günlerini kaydetmişim günlüğüme, durgunlaşmasının aslında, içinde fırtınalar barındırdığını öğrenmişim, aşırı sıcaklarda da “O” bana tahammül etmesini bilmiş beni sakinleştirmiş,.. nereden baksanız 80 yılı aşkın bir zaman böyle geçmiş.... Ve şimdi benden, önümde kalan 20-30 yılı Ege diye hiç tanımadığım biriyle geçirmem isteniyor,.. olacak iş değil,.. ama oluyor,.. Üstelik İstanbul’un ve Boğazın en güzel ayında,.. Eylül de ,...
Eylül ,Ege beyin en sakin olduğu aymış,benim yorgun bedenim başka zaman onun hırçınlıklarını kaldıramazmış,... Uzatmayayım, sonyaz günlerinde bir akşamüstü, Çanakkale diye bir yerde Mavi’yle vedalaşıp Ege’ye açılıyorum,... taze bir genç kız gibi ürkek, çaresiz ve heyecanlı ,...
Rotamın ilk durağı İzmir diye bir şehir,son durağım Göcek diye garip isimli bir koy olacakmış,yeni patronlarımın talimatı böyle.
Gerçekten de sakin, durgun geçen bir yolculuktan sonra İzmir’e varıyorum.Yıllardır adını işittiğim,yenilenmeye gittiğim Haliç’te birkaç defa karşılaşıp sohbet ettiğim, ince narin (laf aramızda biraz hoppa,....) kız arkadaşlarımın şehri İzmir,..
Ama İzmir, tam bir düş kırıklığı oluyor benim için,..inanılmaz bir sıcak ve tahammülü imkansız bir koku…
Sohbetlerimiz geliyor aklıma hemen, -İzmir’e , İstanbul gibi ilk görüşte aşık olamazsın- demişti kızların biri, -yaşaman lazım- ,.. oysa yıllarını Boğaz’da geçirmiş ben, bırakın yaşamayı ,bir an önce demirimi almaktan başka bir şey düşünemedim limana vardığımda,.. Patronlarda aynı düşüncede olsalar gerek,.. bir gece yattık İzmir’de ve sabaha karşı açıldık Ege’ye.
Ege,beni koynunda ağırlama görevini layıkıyla yerine getirdi,sakin sessiz bir yolculuk sonrası bir sabah , hadi ben artık çoşacağım dercesine beni minicik bir koya iteledi,..
Sanki İstinye koyu ,.. apartmanların yerini, tek katlı evlerin ,balıkçı kulübelerinin ve Ege’nin lacivertinin aldığı küçücük adacıklarla çevrili bir koy.
Yorgun, çaresiz ve ümitsiz bedenime, sakin ve dingin bu koy ilk anda o kadar iyi geldi ki, o ilk iyilik hali , bana orada geçen yıllara dayanabilme gücünü sağladı. Tabii birde yıllar sonra tekrar ilgi odağı olmanın, merakla ve heyecanla bakılan birisi olmanın dayanılmaz cazibesini işin işine katarsanız yıllarımı nasıl o küçücük koyda geçirebildiğimi anlarsınız.
Koya girdiğim anda sanki o ufak kasabada bütün hayat durdu,.. tüm gözler üstüme çevrildi,günlerce ve gecelerce uzaylı bir yaratıkmışım gibi beni incelediler, kimisi güvertemde,kimisi makine dairemde , kimisi benim köşkte saatler harcadılar ,..
nerede yapılmışım,neden yapılmışım, nasıl bu kadar dinç kalabilmişim,.. günlerce tartışıldı,...
Neyse sonunda üstüme çevrili gözlerden kurtuldum ve biraz olsun kendi halime bırakıldım. Küçük limanın ufaklıkları beni şahane , görkemli , erişilmesi zor olarak kabul ettiler ve yakamdan düştüler.
O kışı sakin,durgun kendi kendimle başbaşa kaldığım, yenilendiğim bir kış olarak geçirdim .
Ve bahar geldi,… zakkumları,.. katırtırnakları,.. leylakları,.. beyaz çiçeklere bürünmüş meyva ağaçları ve benim için ilahi süpriz,.. Erguvanlarıyla… her taraf renk cümbüşü oldu.
Veeee,…yıllar boyu boğazın mavisinde Erguvanları seyretmeye doyamamış Hayriye Şirket-i’yi ; bu doyumsuz renkler, Ege’den esen hafif rüzgarların minik tepelerden taşıdığı limon ve portakal ağaçlarının enfes kokuları çarptı,.. benimle o yılları yaşamanız nasıl gençleştiğimi ve güzelleştiğimi görmeniz gerekirdi ….
Ahh,.. neyse ,…. görenler gördü zaten !...
Baharın güzelliklerine doyamadan Ege’de yaz başladı,küçük marinada pinekleyip yazı bekleyen ufaklıklar zaten beni uyarmışlardı ; “Bayan bu güzellikler geçicidir,yaz bir gelir bir daha gitmez “diye.
Gerçektende sıcaklar aniden bastırdı ve ben kavrulmaya başladım,ufacık marinada bir yığın yeni yetmeyle ne yapacağım ?,…bu yaz nasıl geçecek ?, dediğim günlerin birinde aniden ortalık hareketlendi,..
Ben o güne kadar hayatımda görmediğim,kullanmadığım, isimlerini bile duymadığım boyalar ve güzellik malzemeleriyle tanışır oldum.
Özel uçaklarla İstanbul’dan gelen ustalar dokunmadık yerimi bırakmadılar, kızaktan indiğim günden sonra bir daha ellenmemiş bölgelerim bile, elden geçmeye başladı.
Yeni koltuklar geldi, altın renkli – benim vişne çürüğü renklerime çok yakıştılar - , Banyolarım , turkuaz renkli ,minyatür işlerle süslü fayanslarla donatıldı … Perdelerim özel brokar kumaşlardan, pencerelerimin ölçüsüne uygun biçimde diktirilmiş olarak Evrupadan getirtildi…
Daha, neler ,neler,…aklıma geldikçe o ihtişamı anlatırım sizlere meraklanmayın… esas konumuz ; Bütün bu hazırlıkların nedeni !…
Efendim,.. bir süre etraftaki yeniyetmeler duyar, limandaki gariban kayıklara falan laf gider diye, beni de –seni yaza hazırlıyoruz,güzelleştiriyoruz –gibi sözlerle oyalamaya kalktılar ,.. amaaa ,…tabii ben yılların Hayriye hanımı hiç papuç bırakırmıyım ,hemen anladım dünya çapında bir şâhsiyete evsahipliği yapacağımı,..
anladım anlamasına da,.. ama kime ?...
Beni kiralayanların İstanbul’un çok ünlü ve mümtâz kişileri olduğunu biliyordum,doğalki bu bilgi bende saklıydı ve hâlâda öyle, benimle mezara gidecek,biz büyüklerimizden böyle gördük öğrendik, “boğaz dokuz boğum” derler eskiler ,..
Ihhh neyssee ,.. yaşlılık gevezeliğime verin konumuza dönelim.
Hazırlıklar bitti ve bir yaz akşamüstü yepyeni makinalarıma “tamyol” komutunu verip,pırıl pırıl parlayan ,güneşde değişik ışık oyunlarıyla gözalıcı renklere bürünmüş köşkümden,bütün Koya afilli bir veda selâmı gönderip Ege’ye açıldım,.. Güneş batmayan imparatorluğun Majestelerini ağırlamak üzere….
Evet,.. inanamıyorsunuz,farkındayım ama gerçek ..
“Majestelerin bende kalacağı,rahat ettirmek için elimden geleni yapmam gerektiği, .. patronlarıma ait olan küçük bir Adanın önünde demirleyeceğimi ,.. zaman zaman Ege’yle anlaşarak çevredeki adalara ve koylara gideceğimi” söyledikleri günden itibaren bende benzer duygular içine girmiştim.
Koskoca Dünya imparatorluğunun Kraliçesini konuk edecektim, gezdirecektim , ağırlayacaktım ,sohbetlerine tanık olacaktım ve bütün bu olacaklardan matbuatın asla haberi olmayacaktı !.. Velevki bir şeyler hissederlerse de onları ustaca manevralarla atlatacaktım,… Ohh tanrım,.. bugün bile o anları düşününce heyecanlanıyorum.
“Majesteleri karşı kıyıdaki ülkenin gemisiyle gelecek ve Ege’nin bizim sularında görevi ben devralıp bir hafta boyunca kendilerini ağırlayacağım,bir haftanın sonunda tekrar karşı kıyının gemisine uğurlayacağım.” Benden uymam istenen program böyleydi.
Beklenen gün geldi,.. ve ben Ege’ye açıldım,.. - birkaç haftadır Ege’yle iyi geçinmeye başlamış ikide bir Mavi’den bahsetmekten vazgeçmiştim,..ne olur ne olmaz sinirlenirde hiç adeti olmadığı halde yaz günü çoşuverir diye-
Sessizce yol alıyordum,selamlamam,güzel sesimi duyurmam kesinlikle yasaktı ,.. matbuat korkusundan !...
Çook uzaklardan karşı kıyının gemisi göründü,.. ben tamyolu kestim… bana yaklaşmalarını beklemeye başladım,..
AMAAA .. yakınlaştıkça görünen öylesine muhteşem bir manzaraydı ki başım dönmeye ,hafif hafif sallanmaya başladım …Gelen Gemi değildi,. Yat hiç değildi,.. Bir Kuğu geliyordu sanki ,…Bembeyaz , zarif !.ve bıçkın !.. Ege’nin lacivertini frak gibi üzerine geçirmiş bir balet gibi süzülüyordu,..
Kraliçe,… Majestelerine eşlik eden zevat.. vs.. vs, herşey o anda aklımdan çıkmıştı… Büyülenmiştim,… nefesim kesilmişti ,… hiç bir şeye komuta edemeden bana doğru gelişini seyrediyordum …Benim dışımdaki herkesin -hatta Ege’nin bile – paniğinin farkında değildim,… tek bir şey istiyordum gelsin ve beni güvertesine alsın,…
Yaklaştı,yaklaştı yaklaştı,… bana dokunmasına ramak kala durdu,.. ve baktı,……..
Adım “Odysseus “ dedi.
Yüzyıllar sonra Ionya’da yeni bir destan mı ?.. yazacaktık,…. Yoksa beni,.. “Nausikaa “ nın sonu mu bekliyordu ?...
84/Haliç
f.k.d.
8/mayıs /şehir
9 Mayıs 2008 Cuma
2 Mayıs 2008 Cuma
Kumru kadının gözyaşları,...

Bu üçümüzün son fotoğrafı
,.. haftalarca oturdum soğuktan korudum,besledim,
büyüttüm
yemek yemesini öğrettim,
özgürlüğe uçuş
tatbikatları yaptık,
kanatlarını nasıl açacaklarını öğrendiler,... Ufaklıkların biri - fotoğraflardan da farketmişsinizdir - daha uyanık,daha çevik ve hareketliydi.Bu resimden 3-4 gün sonra komşular - izin ver, başlarında boza pişirme çocukların ,bırak uçsunlar,biz duyuyoruz annemiz bizi bıraksada gezmeye çıksak artık diye konuşup duruyorlar - baskısını kurunca ; Peki dedim,... Ben Erguvan kardeşimde konuşlanırım,yavrucuklarımda hem uçuş kurallarını öğrenir hem gezerler.
Bıraktım kendi hallerine,benim adamla gezmeye gittik ,.. dönüşte bir baktım ufaklığımın biri uçmuş Erguvanda bizi bekliyor,çok sevindim becerdiler uçmayı diye,.. Ama gözüm hemen diğerini aradı ve korktuğuma uğradım ,.. diğer bebecim uçamamış yere düşmüştü, çok ağlandım gugukladım ama ,.. benim kadına da sesimi duyuramadım ... ayağınımı kırmış ne yapmış ortalarda yoktu zaten kaç gündür,... sonuçta ,kedi milletine oyuncak oldu bebem.
Yavrumuzun birini aldık gidiyoruz buralardan,.. Gelecek seneye dönermiyim ????.......
24 Nisan 2008 Perşembe
Gördüğünüz gibi tehditlerim kar etmedi,işte benim ikizler .Zaten Erguvanın dolduruşuna gelip geçen hafta o’na haksızlık ettiğimi düşünüyorum,..Yorgun argın gelip soluğu bende alıyor,üstelik komşuların şımarık kedilerinden de beni ve yavrularımı kurtaran ,O,.. Bana bu kadar düşkün olmasa, nerden görecek pencerenin altında beni tehdit eden iki şehir eşkiyasını,.. İki haftadır sürekli taciz ediyorlar,hele bi tanesi Erguvana tırmanıp üstüme atlamaya kalktı ama, tabii beceremedi.. Zaten benim endişem bu iki şımarık değil, kaç senedir biliyorum onların ne kadar “hanım evladı” olduklarını ,esas Karga milletinden korkuyorum,yerimi bi keşfederlerse kurtaramam bebelerimi.Geçen sene bu ikisinin yüzünden uğradığım Karga hücumu hala aklımda,ben kurtuldum ama üç bebemde daha doğmadan parçalandılardı,ev boştu geçen sene, arada sırada geliyordu, kurtaracak kimse olmadı.O yüzdende, bunların sürekli konuşup Erguvan tepesinde dolaşmalarından anlamıştı Kargalar yavrularımın yerini,Erguvan da keyifsizdi saklayamamıştı yavrularımı.Benim Adamda da zaten iş yok,dövüşmeyi bilmez ,.. elektrik direğinin en tepesine tüner,bir karga hücumunda önce o kaçar… Neyse ki benim “obsesif kaçık” (laf aramızda çok sevdim bu lafı),iki gün arka arkaya ,bu şımarık ve sırnaşık kedigillere haddini bildirdide rahatladım.Önce pencerenin altında onlara bir şey verecekmiş gibi konuşmaya başladı ,doğrusu bu ya –bu iyice kafayı yedi ,beni kedigillere kurban edecek – diye düşünmedim değil… Neyse ki niyeti başkaymış, ikisinide pencerenin altına çağırıp bir kova soğuk suyu aniden kafalarınna boşaltınca,hallerini görmeliydiniz nasıl tabanları yağladılar bilemezsiniz.. Beni de –korkma –diye uyardığı için keyifle seyrettim… Bu operasyonu iki gün arka arkaya yapınca bizim “hanımevlatları” toz oldular bir haftadır rahatladım,Karga milletinin beni görmeleri artık çok zor,zaten anlattım ya Erguvan kardeşimde çoştukça çoştu önüm iyice kapandı,anlayacağınız keyfim iyice yerinde işim gücüm ikizlerimi beslemek.Ehh bu kadar keyifli olunca , benimkinin gevezeliklerine,ikizlerin fotoğrafını çekmesine ses çıkarmıyorum.Kalabalığın içinde yalnız bir garip kadın,… ne yapayım ,idare ediyorum…

20 Nisan 2008 Pazar
Kentliler ve objeler üzerine bir “İlk”deneme
Objeler yaşamımız boyunca hemen her an yanı başımızda karşımızda elimizin altında aklımızda özetle her yerde bizimle beraberler.Çoğu zaman uzun süreli birliktelikle / alışkanlık kelimelerini birbirlerinin yerine geçirebiliyoruz,çoğu zaman da biri diğerini akla getiriyor.Objelerle ilişkilerimiz de bu kelimelerle birlikte yaşıyor.
Örneğin yemek tabağıyla ilişkimiz o kadar erken yaşlarda başlıyor ki, “ilk” ne zaman gördük, hayatımızdaki yeri, anlamı ve benzeri soruları bu obje için hiç sorgulamamış oluyoruz.-Sorgulamadan kabullenme –
“İlk” kelimesini bir obje için kullanıyor olmamız ona bir anlam katıyor,hayatımızda bir yeri olduğunu anlatıyor.İlk oyuncağımız,İlk kitabımız,İlk rugan ayakkabımız,İlk uzun pantolonumuz,İlk saatimiz,İlk bisikletimiz,İlk fotoğraf makinamız,İlk buzdolabımız,İlk bilgisayarımız,İlk arabamız,..Listeyi uzatmak mümkün , alışkanlık kelimesiyle tanımladığımız objeler kalabalığının içinde ‘kumun içindeki çakıl taşları “gibi kalıyorlar oysaki. Azınlık olsalar da, yaşamımıza kattıklarıyla çoğunluk oldukları duygusunu hissettiriyorlar bize.
Onlarla çevrili olmamıza rağmen, çoğunluk objelerimiz ise ,yaşamımızı “mânâ ” olarak ıskalıyorlar.
80’ li yılların sonrasında yaşadığımız obje patlaması ve zenginliğinin , bu düşüncelerin ışığında anlam kısırlığına yol açmış olması ise hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
“İlk” kelimesini bir obje için kullanıyor olmamız ona bir anlam katıyor,hayatımızda bir yeri olduğunu anlatıyor.İlk oyuncağımız,İlk kitabımız,İlk rugan ayakkabımız,İlk uzun pantolonumuz,İlk saatimiz,İlk bisikletimiz,İlk fotoğraf makinamız,İlk buzdolabımız,İlk bilgisayarımız,İlk arabamız,..Listeyi uzatmak mümkün , alışkanlık kelimesiyle tanımladığımız objeler kalabalığının içinde ‘kumun içindeki çakıl taşları “gibi kalıyorlar oysaki. Azınlık olsalar da, yaşamımıza kattıklarıyla çoğunluk oldukları duygusunu hissettiriyorlar bize.
Onlarla çevrili olmamıza rağmen, çoğunluk objelerimiz ise ,yaşamımızı “mânâ ” olarak ıskalıyorlar.
80’ li yılların sonrasında yaşadığımız obje patlaması ve zenginliğinin , bu düşüncelerin ışığında anlam kısırlığına yol açmış olması ise hiç de şaşırtıcı gelmiyor.
Kentli bir çocuğu düşünün,daha doğmadan yatak,dolap,oyuncak ve giysilerle donanmış bir oda onu bekliyor.”İlk” kelimesiyle tanışma şansı elinden alınmış olarak doğuyor.Objelerle çevrili ama” yoksun” bir hayata adımını atıyor ve çocukluk,gençlik,erişkinlik dönemlerini ”manasız bir hayat” cümlesiyle geçirmeye mahkûm oluyor.
Barbi bebeklerle dolu bir odada bebeklik çağını geçiren bir kız çocuğunun, ileri yaşlarına taşıyabileceği bir “ilk” bebek öyküsü olabilir mi ?.. Kısası, uzunu onlarca pantalona sahip bir erkek çocuk “ilk” pantalonunu hatırlayabilir mi?... Yürümeden bisiklete oturtulan,konuşmadan fotoğraf çekmeye özendirilen çocukların yarınlara taşıyacakları ne “İlk”leri olabilir ?...
Barbi bebeklerle dolu bir odada bebeklik çağını geçiren bir kız çocuğunun, ileri yaşlarına taşıyabileceği bir “ilk” bebek öyküsü olabilir mi ?.. Kısası, uzunu onlarca pantalona sahip bir erkek çocuk “ilk” pantalonunu hatırlayabilir mi?... Yürümeden bisiklete oturtulan,konuşmadan fotoğraf çekmeye özendirilen çocukların yarınlara taşıyacakları ne “İlk”leri olabilir ?...
“İlk” deneme yazısını ”ilk” bebeğine 5-6 yaşlarında sahip olabilen bir küçük kızın öyküsüyle bitirmek istiyorum ;
Aslında dönemine göre şanslı bir çocuk,en azından dedesinin el becerisiyle yaptığı tahta oyma oyuncakları var,ama bebeği hiç olmamış hatırlamıyor. Bir gece,.. aylardır denizlerde olan babası çıkageliyor ve bavulundan nerdeyse küçük kızın boyuna yakın bir bebek çıkıyor... Bir yanda sevgili babası,bir yanda kocaman, ağır, gerçek gibi bir bebek,.. heyecanı öylesine büyük ki ,babasının denizde geçen aylarını ve bebeğini aldığı Adanın –Malta adası –öyküsünü dinlerken uyuya kalıyor.
Sabah diğer sabahlardan o kadar farklı ki,..artık onun da kucağına alıp gezdirebileceği bir bebeği var,..alıyor bebeğini başlıyor evin içinde gezmeye, ama annesi sürekli -dikkat et düşürme- diye uyarıyor küçük kızı. Biraz dinliyor annesini ,oturuyor,.. biraz dolaşıyor,.. öğlen saatlerine kadar varsa yoksa bebeği... Bir ara, gene bebeğini kucaklayıp annesinin yanına, mutfağa gitmek için odadan çıkmak istiyor ama bir anda ayağı takılıp boylu boyunca yere düşüyor ve tabii sevgili bebeğide,.. ama,.. o , ne ?... kendisi ayağa kalkabiliyor ama bebeği paramparça !...
Önce inanamıyor gördüklerine ama gerçek,sevgili bebeği onlarca parçaya ayrılmış... Ağlıyor,.. gecelerce için için ağlıyor... Annesinin babasına kızgın kızgın söylenmelerini işitiyor – hiç küçücük çocuğa alçıdan bebek alınır mı – .
Yıllar sonra öğreniyor ,babasının plastik bebek almaya parası yetmediği için alçıdan bebek getirdiğini.
O günden sonra bir daha hiçbir bebekle oynamıyor - üzülmesine dayanamayan dedesinin aldığı bebeklerde dahil - kız çocukların favori oyunu “evcilik” küçük kızın hayatından ebediyen çıkıyor.Karanlık ve soğuk kavramlarıyla özdeşleştirdiği Malta adasının,.. aslında Akdeniz’de sevimli, sıcak bir ada olduğunu ise yıllar ve yıllar sonra kabulleniyor.
Sevgili babasının yerine,. bebekleri protesto etmeyi tercih eden küçük kız, oyuncak bebeklerin yerini öykü kitaplarıyla doldurunca, bütün yaşamını anlamlı kılan dostlarına kavuşuyor... Kırılmayan,.. parçalanmayan,..kırmayan,.. parçalamayan,.. sessiz dostları “kitaplarına”.
Hüzünlü bir öykü,. kabul ediyorum.... Ama,... mutlu sonla bitiyor,...
Hüzün ve mutluluk kelimeleride, birbirlerine yakışıyor zaten !...
Aslında dönemine göre şanslı bir çocuk,en azından dedesinin el becerisiyle yaptığı tahta oyma oyuncakları var,ama bebeği hiç olmamış hatırlamıyor. Bir gece,.. aylardır denizlerde olan babası çıkageliyor ve bavulundan nerdeyse küçük kızın boyuna yakın bir bebek çıkıyor... Bir yanda sevgili babası,bir yanda kocaman, ağır, gerçek gibi bir bebek,.. heyecanı öylesine büyük ki ,babasının denizde geçen aylarını ve bebeğini aldığı Adanın –Malta adası –öyküsünü dinlerken uyuya kalıyor.
Sabah diğer sabahlardan o kadar farklı ki,..artık onun da kucağına alıp gezdirebileceği bir bebeği var,..alıyor bebeğini başlıyor evin içinde gezmeye, ama annesi sürekli -dikkat et düşürme- diye uyarıyor küçük kızı. Biraz dinliyor annesini ,oturuyor,.. biraz dolaşıyor,.. öğlen saatlerine kadar varsa yoksa bebeği... Bir ara, gene bebeğini kucaklayıp annesinin yanına, mutfağa gitmek için odadan çıkmak istiyor ama bir anda ayağı takılıp boylu boyunca yere düşüyor ve tabii sevgili bebeğide,.. ama,.. o , ne ?... kendisi ayağa kalkabiliyor ama bebeği paramparça !...
Önce inanamıyor gördüklerine ama gerçek,sevgili bebeği onlarca parçaya ayrılmış... Ağlıyor,.. gecelerce için için ağlıyor... Annesinin babasına kızgın kızgın söylenmelerini işitiyor – hiç küçücük çocuğa alçıdan bebek alınır mı – .
Yıllar sonra öğreniyor ,babasının plastik bebek almaya parası yetmediği için alçıdan bebek getirdiğini.
O günden sonra bir daha hiçbir bebekle oynamıyor - üzülmesine dayanamayan dedesinin aldığı bebeklerde dahil - kız çocukların favori oyunu “evcilik” küçük kızın hayatından ebediyen çıkıyor.Karanlık ve soğuk kavramlarıyla özdeşleştirdiği Malta adasının,.. aslında Akdeniz’de sevimli, sıcak bir ada olduğunu ise yıllar ve yıllar sonra kabulleniyor.
Sevgili babasının yerine,. bebekleri protesto etmeyi tercih eden küçük kız, oyuncak bebeklerin yerini öykü kitaplarıyla doldurunca, bütün yaşamını anlamlı kılan dostlarına kavuşuyor... Kırılmayan,.. parçalanmayan,..kırmayan,.. parçalamayan,.. sessiz dostları “kitaplarına”.
Hüzünlü bir öykü,. kabul ediyorum.... Ama,... mutlu sonla bitiyor,...
Hüzün ve mutluluk kelimeleride, birbirlerine yakışıyor zaten !...
İlk”lere sahip olmak mı, obje kalabalığına sahip olmak mı ,?..hayata zenginlik katıyor. ,...
Karar sizin...
f.k.d. 04/08
15 Nisan 2008 Salı
yalnızlar rıhtımı
13 Nisan 2008 Pazar
biraz sarışın ufaklıklarla dalga geçeyim -dedim
havalandım.Düşündüm ki , benimki daha işten dönmez,.. ama ne çare,.. bugünlerde kafasının tası attımı ,soluğu benim bebelerin ve benim başımda alıyor... Birazcık hava almamı burnumdan getirdi,resimlemiş ikizlerimi ... O kadar sinirlendimki ,geldim pencerinin önüne, baktım her zamanki yerinde mahzun ve masum pozlarda oturuyor,(zaten bazen işitiyorum ,yerine biri oturursa hemen bin tane laf edip kaldırıyor,tabii hane halkı da arkasından söyleniyor,.. obsesif kaçık diye ) bir bakış fırlattım ve -bana bak -dedim, - bir daha,O elindeki siyah koca şeyi bebelerime yöneltirsen,seni iş yerindekilerden beter ederim-iyi demiş miyim ama,.. ben stress topu muyum ?... Zaten Erguvan kardeşimde - bu sene buna bi haller oldu,sabahın seheri ahh canım,.. diye soluğu bende alıyor,..akşam sinirleniyor, gece gece benle kafa buluyor,.. çoşuyor çoşuyor, pişttt ,.. diye bana göz kırpıyor,.. ayyy içime fenalık geldi valla.. duygu yoğunluğunu bana öylesine aktardı ki , nerdeyse çiçeklerimi dallarım taşımayacak -diyor... Sarışın ufaklıkların daha bişeyden haberleri yok ,eve yeni geldiler, alık alık etrafa bakıyorlar, onlarla yaptığım dedikoduları sonra anlatırım ...
11 Nisan 2008 Cuma
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim..." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…
C.Y. 04/08
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir seyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim..." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…
C.Y. 04/08
4 Nisan 2008 Cuma
Öyküler 2
Bir zamanlar Ayazağa ...
Soluk soluğa Taksim meydanına geldiğimde ne yazık ki geç kalmıştım,41 No lu otobüsüm kalkmıştı,bir saat beklemek zorundaydım.Çaresiz,taksi dolmuşlara binecektim.Bu uzun yolculukta bir başıma o dolmuşlara binmek nedense beni hep ürkütürdü,üstelik havada kararmış akşam olmuştu.
-Boşver- dedim kendi kendime,paraya kıy,bin dolmuşa,evdekilerle boğuşmaktansa biraz korkarsın hepsi bu,..
Hızlı adımlarla dolmuş durağına yöneldiğimde bir yandan da
–acaba,ciddi bir üniversiteli kız görüntüsü verebiliyor muyum?-diye düşünüyordum.
Doğal sarışınlığım havayı biraz bozuyordu ama elimdeki grafik çantam,kitaplar falan,.. kesin kanıttı canım,..
Durak boştu,dolmuşun ön koltuğunda bir adam oturuyordu,arka koltuğa oturmak zorundaydım adamın yanına oturursam yanlış anlaşılır diye geçti hemen kafamdan.
Arka koltuğun en dibine büzüştüm, kitapları yan tarafıma siper yaparak tabii ki...
Şöförü de pek gözüm tutmadı... Zaten bizim Sarıyer’de bu taksi dolmuşlardan hiç hoşlanan yok diye düşündüm,..yeni bir olaya tepki miydi ?,binen paralı yolculara duyulan bir kıskançlık mı ?,bilemiyorum. Bizim 41 numarayla yaptığımız 1.5-2 saate yaklaşan yolculuğu, 35-40 dakikaya indirdikleri bir gerçekti oysa ki.
Kapı açıldı bir başörtüsü gördüm,-bu saatte olabilecek en zor şey oldu,babayani kıyafetli bir karı koca bindi yanıma – derinden bir ohh çektiğimi çok net hatırlıyorum.
Kitaplarımı kucağıma alıp kadına yer açtım ,.. Ve,panik bitti !..
Kafamı kaldırdım,sevgili ışıklı meydanımı seyre daldım;
Pertev kremleri,... hay allah, şunun devamınıda bir türlü ezberleyemedim- ...Milli piyango......., ..........müstahzarları....
Işıklar,...isimler.. suların altından akıp gidiyor , ben bu suları, ışıkları ve meydanı yıllardır aynı çocuksu heyecanla seyrettiğimi düşünüyordum ki,..Chevrolet’nin motoru gürültüyle çalıştı.
Ben şehir ışıklarının içinde seyahatteyken!,..öndeki adamın yanına bir adam daha binmiş ve şöför motoru çalıştırmıştı bile,...
Yanımdaki kadına gözucuyla baktım,genç gibi duruyordu,adamda muhtemelen kocasıydı,yüzük göremedim ama olsun,annemle babamın da yüzükleri yoktu,devrim heyecanıyla hazineye bağışlamışlardı, sanki devletten zenginlermiş gibi,...şimdide maaştan para biriktirip yüzük almaya uğraşıyorlardı,bunlarda bizimkiler gibi yüzüksüz kalmış herhalde dedim kendi kendime.
Benim için tuallerimin dışında hiç bir şeyin önemi yoktu,Atölyede kendimi kaybediyor saatleri unutuyordum.Yaz aylarında boyalarımı,tuallerimi bahçeye çıkarıp evde çalışma şansım vardı,ama şu kış günleri yok mu,..bir odaya kapanmak zorundaydık,-her odada soba yakamayız- diyordu annem,hele üst katın ısınma şansı hiç yoktu.
İlk yazı ne kadar özlemiştim !,Piyasa caddemiz hareketlenecekti,..yalılar canlanacaktı ,..yataklar, yorganlar balkonlara atılacaktı,havalanmak üzere,.. dalyanlarımız fazlalaşırdı mutlaka,..kışın sayıları çok azalıyordu ,gece soğuklarda denizin ortasında,tahta direğin tepesinde uzun süre bekleyemiyordu adamcağızlar,..
Belki panayırımız bile kurulurdu yeniden,.. iki,üç yıldır gelmiyorlardı ama,..
Çocukluğum, ip cambazını ilk seyrettiğim an geldi aklıma,..annemlere ne çok yalvarmıştım yakından görmek için,-yalnızca balkondan uzaktan seyredebiliyordum-
o kadar sızlanınca ,bitişik evin çocuklarıyla gitmeme izin çıkmıştı,.. Ne müthiş heyecandı tanrım,..elindeki sopasıyla her an düşecekmiş gibi, o incecik telin üzerinde yürüyen adamı seyretmek. Paytonların bekledikleri alana kurulan panayırda,atlar bile nefesini tutardı sanki, İp cambazı telin üstüne çıkınca...
-Etraf ne kadar karanlık,Fatih ormanına mı?,geldik acaba-çocukluk hayallerine dalınca yolun farkına varamadım.
Kadının kocası eğilip şöföre bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ne demiş, olabilir ki !,. paralarımı yok ?,..ama,yok canım paraları olmadan dolmuşa binecek değiller ya- bütün bu düşünceler kafamda uçuşurken araba yavaşladı ,..
Neden yavaşladık?,.. başörtülü kadının kocası –ilerden sola sapacaksın – diyor,..
Şöför hafifçe bana dönerek – mahzuru yoksa hanımla,beyi (biraz müstehzi mi söyledi bu cümleyi !,.) şu ilerdeki eve bırakacağım- diyor.
Ben,... ben,ne diyebilirim...Sola saptık bile zaten,..çamurlu patika bir yol,..ne kadar sarsılıyoruz,halbuki araba yepyeni...İnanılmaz bir şey,yıllardır okula bu yoldan gidip gelirim,.. değil,.böyle bir evin varlığı,yol sapağının bile farkında değilim.
Aslında burası bir evde değil,.. sanki Bronte’nin romanındaki metruk köşk,..ama her tarafı dökülen, her an yıkılacakmış gibi !,..
Böyle bir anda “Jane Eyre” i hatırlamak da nereden aklıma geldi ki !,.. ama tebessüm bile edemeyecek kadar korkuyorum,..
Adamla kadın arabadan indiler,bahçenin tam ortasındayız, çalıların desem daha doğru olacak aslında.Farlar etrafı gündüz gibi aydınlatıyor, -pencerede iki kadın silüeti mi,gördüm ?!, -
Başörtüsü sıyrıldı ,... inanamıyorum !,..
yanımdan inen kadının o güzelim başörtüsünün altından yumurta sarısı saçları çıktı,.. adam kolundan iteledi ve kapıdan içeri girip yittiler.
-Bizim meslek zor zenâat – dedi şöför,geri geri gidip tekrar yola çıkarken.
-Kusura bakma kardeş- dedi,bana dönüp.
-Akşam vakti başımı derde sokmayayım diye bıraktım bu orospuyu kerhâneye- dedi,yanındaki adamlara.
Ben,.. arkada büzüştüğüm köşede “ başörtüsünün sihirini ” düşününüyordum, Ayazağa’ya kadar ne kadar rahat gelmiştim,yanımda bir kadın vardı,hemde başörtülü ,.. oysa şimdi üç adamla yola devam etmek zorundaydım...
f.k.d 04/08
Soluk soluğa Taksim meydanına geldiğimde ne yazık ki geç kalmıştım,41 No lu otobüsüm kalkmıştı,bir saat beklemek zorundaydım.Çaresiz,taksi dolmuşlara binecektim.Bu uzun yolculukta bir başıma o dolmuşlara binmek nedense beni hep ürkütürdü,üstelik havada kararmış akşam olmuştu.
-Boşver- dedim kendi kendime,paraya kıy,bin dolmuşa,evdekilerle boğuşmaktansa biraz korkarsın hepsi bu,..
Hızlı adımlarla dolmuş durağına yöneldiğimde bir yandan da
–acaba,ciddi bir üniversiteli kız görüntüsü verebiliyor muyum?-diye düşünüyordum.
Doğal sarışınlığım havayı biraz bozuyordu ama elimdeki grafik çantam,kitaplar falan,.. kesin kanıttı canım,..
Durak boştu,dolmuşun ön koltuğunda bir adam oturuyordu,arka koltuğa oturmak zorundaydım adamın yanına oturursam yanlış anlaşılır diye geçti hemen kafamdan.
Arka koltuğun en dibine büzüştüm, kitapları yan tarafıma siper yaparak tabii ki...
Şöförü de pek gözüm tutmadı... Zaten bizim Sarıyer’de bu taksi dolmuşlardan hiç hoşlanan yok diye düşündüm,..yeni bir olaya tepki miydi ?,binen paralı yolculara duyulan bir kıskançlık mı ?,bilemiyorum. Bizim 41 numarayla yaptığımız 1.5-2 saate yaklaşan yolculuğu, 35-40 dakikaya indirdikleri bir gerçekti oysa ki.
Kapı açıldı bir başörtüsü gördüm,-bu saatte olabilecek en zor şey oldu,babayani kıyafetli bir karı koca bindi yanıma – derinden bir ohh çektiğimi çok net hatırlıyorum.
Kitaplarımı kucağıma alıp kadına yer açtım ,.. Ve,panik bitti !..
Kafamı kaldırdım,sevgili ışıklı meydanımı seyre daldım;
Pertev kremleri,... hay allah, şunun devamınıda bir türlü ezberleyemedim- ...Milli piyango......., ..........müstahzarları....
Işıklar,...isimler.. suların altından akıp gidiyor , ben bu suları, ışıkları ve meydanı yıllardır aynı çocuksu heyecanla seyrettiğimi düşünüyordum ki,..Chevrolet’nin motoru gürültüyle çalıştı.
Ben şehir ışıklarının içinde seyahatteyken!,..öndeki adamın yanına bir adam daha binmiş ve şöför motoru çalıştırmıştı bile,...
Yanımdaki kadına gözucuyla baktım,genç gibi duruyordu,adamda muhtemelen kocasıydı,yüzük göremedim ama olsun,annemle babamın da yüzükleri yoktu,devrim heyecanıyla hazineye bağışlamışlardı, sanki devletten zenginlermiş gibi,...şimdide maaştan para biriktirip yüzük almaya uğraşıyorlardı,bunlarda bizimkiler gibi yüzüksüz kalmış herhalde dedim kendi kendime.
Benim için tuallerimin dışında hiç bir şeyin önemi yoktu,Atölyede kendimi kaybediyor saatleri unutuyordum.Yaz aylarında boyalarımı,tuallerimi bahçeye çıkarıp evde çalışma şansım vardı,ama şu kış günleri yok mu,..bir odaya kapanmak zorundaydık,-her odada soba yakamayız- diyordu annem,hele üst katın ısınma şansı hiç yoktu.
İlk yazı ne kadar özlemiştim !,Piyasa caddemiz hareketlenecekti,..yalılar canlanacaktı ,..yataklar, yorganlar balkonlara atılacaktı,havalanmak üzere,.. dalyanlarımız fazlalaşırdı mutlaka,..kışın sayıları çok azalıyordu ,gece soğuklarda denizin ortasında,tahta direğin tepesinde uzun süre bekleyemiyordu adamcağızlar,..
Belki panayırımız bile kurulurdu yeniden,.. iki,üç yıldır gelmiyorlardı ama,..
Çocukluğum, ip cambazını ilk seyrettiğim an geldi aklıma,..annemlere ne çok yalvarmıştım yakından görmek için,-yalnızca balkondan uzaktan seyredebiliyordum-
o kadar sızlanınca ,bitişik evin çocuklarıyla gitmeme izin çıkmıştı,.. Ne müthiş heyecandı tanrım,..elindeki sopasıyla her an düşecekmiş gibi, o incecik telin üzerinde yürüyen adamı seyretmek. Paytonların bekledikleri alana kurulan panayırda,atlar bile nefesini tutardı sanki, İp cambazı telin üstüne çıkınca...
-Etraf ne kadar karanlık,Fatih ormanına mı?,geldik acaba-çocukluk hayallerine dalınca yolun farkına varamadım.
Kadının kocası eğilip şöföre bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ne demiş, olabilir ki !,. paralarımı yok ?,..ama,yok canım paraları olmadan dolmuşa binecek değiller ya- bütün bu düşünceler kafamda uçuşurken araba yavaşladı ,..
Neden yavaşladık?,.. başörtülü kadının kocası –ilerden sola sapacaksın – diyor,..
Şöför hafifçe bana dönerek – mahzuru yoksa hanımla,beyi (biraz müstehzi mi söyledi bu cümleyi !,.) şu ilerdeki eve bırakacağım- diyor.
Ben,... ben,ne diyebilirim...Sola saptık bile zaten,..çamurlu patika bir yol,..ne kadar sarsılıyoruz,halbuki araba yepyeni...İnanılmaz bir şey,yıllardır okula bu yoldan gidip gelirim,.. değil,.böyle bir evin varlığı,yol sapağının bile farkında değilim.
Aslında burası bir evde değil,.. sanki Bronte’nin romanındaki metruk köşk,..ama her tarafı dökülen, her an yıkılacakmış gibi !,..
Böyle bir anda “Jane Eyre” i hatırlamak da nereden aklıma geldi ki !,.. ama tebessüm bile edemeyecek kadar korkuyorum,..
Adamla kadın arabadan indiler,bahçenin tam ortasındayız, çalıların desem daha doğru olacak aslında.Farlar etrafı gündüz gibi aydınlatıyor, -pencerede iki kadın silüeti mi,gördüm ?!, -
Başörtüsü sıyrıldı ,... inanamıyorum !,..
yanımdan inen kadının o güzelim başörtüsünün altından yumurta sarısı saçları çıktı,.. adam kolundan iteledi ve kapıdan içeri girip yittiler.
-Bizim meslek zor zenâat – dedi şöför,geri geri gidip tekrar yola çıkarken.
-Kusura bakma kardeş- dedi,bana dönüp.
-Akşam vakti başımı derde sokmayayım diye bıraktım bu orospuyu kerhâneye- dedi,yanındaki adamlara.
Ben,.. arkada büzüştüğüm köşede “ başörtüsünün sihirini ” düşününüyordum, Ayazağa’ya kadar ne kadar rahat gelmiştim,yanımda bir kadın vardı,hemde başörtülü ,.. oysa şimdi üç adamla yola devam etmek zorundaydım...
f.k.d 04/08
elimden gelen bu
elimden gelen bu ben iki kişiyim ,
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o, güneş açmaksa o,
bir yerin üşüse onun sıcaklığı ,
öbürü en içten çağrını işitmiyor,
atıp tutmaksa o , basıp gitmekse o,
bakışları kıyısız deniz uzaklığı,
elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış,
öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
çoğalmak neyse ne, azalmak zor.
A.İ. 04/08
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o, güneş açmaksa o,
bir yerin üşüse onun sıcaklığı ,
öbürü en içten çağrını işitmiyor,
atıp tutmaksa o , basıp gitmekse o,
bakışları kıyısız deniz uzaklığı,
elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış,
öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
çoğalmak neyse ne, azalmak zor.
A.İ. 04/08
30 Mart 2008 Pazar
kumru kadının günlüğü 1

cam arkası sohbetler başladı,..
bu yıl iki yumurtam var,

şimdilik onların fotoğraflarını çektirtmeyeceğim,
bu yıl kocaman siyah birşey almış,..
tam gelişme dönemlerinde benim ikizlere bir zararı olur diye düşünüyorum
huzurum kaçıyor,..
İşe başladı konuşacak birilerini bulur bu sene diye düşünüyordum ama,nafile,..
geveze bir kadın,bu yılda bunun çenesini çekeceğim anlaşılan.
Neyssee,
hiç olmazsa yıllardır bana ve yavrularıma güvenli bir yer sağlıyor,katlanacağım saçmasapan laflarına,..

28 Mart 2008 Cuma
kumrularla çıkılan yolculuklar da güzeldir,...
Etrafınızın apartmanlarla çevrili olduğu, aralardan ufak tefek ağaçların boy vermeye çalıştığı bir metrapolde yaşıyorsunuz ve bir bahar sabahı mutfak pencerenizi açıp, bahar havasını ciğerlerinize doldurduğunuz sırada pencerenizin dışına astığınız küçük saksılarınızın birinde yuva yapmaya çalışan bir Kumru ailesi ile karşılaştınız ,ne yaparsınız ?,..
a) “çiçeklerim yeni kendine geliyordu,mahvedecek “der acele Kumru ailesini kovarsınız,..
b) “Aman tanrım bunlara izin verirsem,her taraf kuş pisliğine bürünecek” der Kumru ailesini kovarsınız,..
c) “çok yoğunsunuzdur farkına bile varmazsınız,..
“Amaaaa,... ben herşeye boşverdim onlara kucak açtım,...nasıl,nasıl yani, bu sevimli ailenin farkında olmam” gibi sahtekârca cümleler kurmayacağım.Şahsen, üç şıkkı da lâyıkıyla yerine getirdim,ama nafile,...benim gibi dönem dönem metrapol kargaşası ile doğadan kopanlar yada Kumru ailesi savaşı verenler ne demek istediğimi anlayacaklardır...
Sonuç ; 3 yıl önce savaş kaybedildi,belgesel çekimleri başladı,...”mankenler”! savaşı kazanmanın haklı gururu ile, mağrur ve doğal,..çok rahat poz veriyorlar,oralıklı bile değiller hatta... Bende çekimlere başlayıp ,bir taraftan da çoçukluğumun Çamlıca’sına,yatılılık günlerimizin eğlencesi Kumrulara geri dönüşler,(flash back ler) yapmaya başladım ve doğanın gücüne olan hayranlığımı tazeledim,”düşünen ve konuşan yegane canlıyız” safsatalarına inanmamakta ne kadar haklıymışım diyerek, kendimi pohpohlama fırsatını yakaladım.(-dozunda narsizm iyidir- gibi bir felsefeye inanırım,ayıp değildir söylemesi!).
İlk sene Anne kumru,benim 17 cm çapındaki saksımda, 2 yumurtasının üzerine oturarak yaklaşık 2,5 ayı sabırla geçirdi ve iki yavrusu yumurtaları çatlatıp dışarı çıktıktan 10-15 gün sonra,uzaktan kumanda uçma derslerini de tamamladı ve artık kendi kanatlarınızla uçabilirsiniz diyerek -biz insanoğlunun başaramadığını başarıp- uçtu gitti,...
yavrularda 2-3 gün sonra kanatlarını çırptılar ve uçup gittiler.
Bu üç aylık sürede baba kumru ne yaptı?,...anne kumrunun tüm direktiflerini yerine getirmek üzere pencerenin önündeki Erguvan ağacımın dallarında hazır bekledi,..
anne -gel biraz dolaşıp karnımı doyuracağım-dedi,geldi...yumurtaların üzerine oturdu, bekledi annenin dönüşünü,
anne -biraz çalı çırpı getir eve – dedi,minicik dal parçalarını taşıdı durdu,
anne-kargalara dikkat et,yerimiz belli olmasın-dedi,bütün dikkatini Karga milletine yöneltti.
Gelinde arkaik dönemlere,her yerde "Ana Tanrıça"ların olduğu,savaşların yaşanmadığı dünyaya öykünmeyin...neyssseee.......
Kargalar söz konusu olunca kendime de bir pay vermeden geçemeyeceğim,bende; evdeki yılbaşı süslerinden” minik korkuluk adam” yapıp, (hani tarlalara kocaman kocaman kolları iki yana açık tahta adamlar dikerler ya,..) yandaki saksıya dikerek Kargalarla olan savaşlarında kendimce yardımcı olmaya çalıştım.
J.Baudrillard ‘ın “Normallik,anlamsız kalıntısı sayılan Delilik üzerinden mi ? değerlendirilmelidir,..cümlesine nazire yaparcasına....
Evet,... bu akşam bir baktım, benim "Kadın” gene oturmuş 17 cm ye,
bana gene yandan bir bakış attı,-bir yıl daha geçti,ben geldim,bahar geldi ,..ama biliyorum ,bu yıl baharın çok farkındasın !,..- dercesine,...
Bende dört yıllık dostluğumuzun ilk anılarını ,bu akşamki fotoğrafıyla beraber sizle paylaşmak istedim.
f.k.d 03/08
a) “çiçeklerim yeni kendine geliyordu,mahvedecek “der acele Kumru ailesini kovarsınız,..
b) “Aman tanrım bunlara izin verirsem,her taraf kuş pisliğine bürünecek” der Kumru ailesini kovarsınız,..
c) “çok yoğunsunuzdur farkına bile varmazsınız,..
“Amaaaa,... ben herşeye boşverdim onlara kucak açtım,...nasıl,nasıl yani, bu sevimli ailenin farkında olmam” gibi sahtekârca cümleler kurmayacağım.Şahsen, üç şıkkı da lâyıkıyla yerine getirdim,ama nafile,...benim gibi dönem dönem metrapol kargaşası ile doğadan kopanlar yada Kumru ailesi savaşı verenler ne demek istediğimi anlayacaklardır...
Sonuç ; 3 yıl önce savaş kaybedildi,belgesel çekimleri başladı,...”mankenler”! savaşı kazanmanın haklı gururu ile, mağrur ve doğal,..çok rahat poz veriyorlar,oralıklı bile değiller hatta... Bende çekimlere başlayıp ,bir taraftan da çoçukluğumun Çamlıca’sına,yatılılık günlerimizin eğlencesi Kumrulara geri dönüşler,(flash back ler) yapmaya başladım ve doğanın gücüne olan hayranlığımı tazeledim,”düşünen ve konuşan yegane canlıyız” safsatalarına inanmamakta ne kadar haklıymışım diyerek, kendimi pohpohlama fırsatını yakaladım.(-dozunda narsizm iyidir- gibi bir felsefeye inanırım,ayıp değildir söylemesi!).
İlk sene Anne kumru,benim 17 cm çapındaki saksımda, 2 yumurtasının üzerine oturarak yaklaşık 2,5 ayı sabırla geçirdi ve iki yavrusu yumurtaları çatlatıp dışarı çıktıktan 10-15 gün sonra,uzaktan kumanda uçma derslerini de tamamladı ve artık kendi kanatlarınızla uçabilirsiniz diyerek -biz insanoğlunun başaramadığını başarıp- uçtu gitti,...
yavrularda 2-3 gün sonra kanatlarını çırptılar ve uçup gittiler.
Bu üç aylık sürede baba kumru ne yaptı?,...anne kumrunun tüm direktiflerini yerine getirmek üzere pencerenin önündeki Erguvan ağacımın dallarında hazır bekledi,..
anne -gel biraz dolaşıp karnımı doyuracağım-dedi,geldi...yumurtaların üzerine oturdu, bekledi annenin dönüşünü,
anne -biraz çalı çırpı getir eve – dedi,minicik dal parçalarını taşıdı durdu,
anne-kargalara dikkat et,yerimiz belli olmasın-dedi,bütün dikkatini Karga milletine yöneltti.
Gelinde arkaik dönemlere,her yerde "Ana Tanrıça"ların olduğu,savaşların yaşanmadığı dünyaya öykünmeyin...neyssseee.......
Kargalar söz konusu olunca kendime de bir pay vermeden geçemeyeceğim,bende; evdeki yılbaşı süslerinden” minik korkuluk adam” yapıp, (hani tarlalara kocaman kocaman kolları iki yana açık tahta adamlar dikerler ya,..) yandaki saksıya dikerek Kargalarla olan savaşlarında kendimce yardımcı olmaya çalıştım.
J.Baudrillard ‘ın “Normallik,anlamsız kalıntısı sayılan Delilik üzerinden mi ? değerlendirilmelidir,..cümlesine nazire yaparcasına....
Evet,... bu akşam bir baktım, benim "Kadın” gene oturmuş 17 cm ye,
bana gene yandan bir bakış attı,-bir yıl daha geçti,ben geldim,bahar geldi ,..ama biliyorum ,bu yıl baharın çok farkındasın !,..- dercesine,...
Bende dört yıllık dostluğumuzun ilk anılarını ,bu akşamki fotoğrafıyla beraber sizle paylaşmak istedim.
f.k.d 03/08
24 Mart 2008 Pazartesi
Erguvanların yolculuğu
Bugünlerde dikkat kesilin çevrenize,evlerin arkasından,arabaların arasından,sıkıştığı her yerden size son veda !.. gönderiyor olabilir,
gidin Arnavutköy'e ,..yaslanın arkanıza, dikin gözlerinizi Kuzguncuk sırtlarına,ya da Heybeli'den Büyükada seyrine çıkın.
Çok az kaldı,.. içimizi bahar sevinciyle doldurup,ruhumuzu o güzelim renkleriyle donatmalarına,
tomurcuklandılar,
çekingen ama bir o kadar da kararlı dönüşüm yaşıyorlar Erguvâni kızıllıklarına doğru.
Yıllar önce 40-50 cm lik bir ufaklıktı satın aldığımda,yanıbaşımda, sevgimle, tüm narinliğine karşın çarçabuk büyüyeceğine emindim,
ama,...
o denli hızla serpildi,uzadı, sardı ki her yanımı,
zaman,zaman sevgiyi veren ben bile şaşırıp kalıyorum, büyüklüğüne,görkemli zerâfetine.
Filistin’in acı ve kan dolu geleceğini asırlar öncesinden hissedip,
“bu utançla buralarda daha fazla yaşayamam”diyerek İstanbul’a göç ettiğini,
boğaziçinin mavisiyle,boğaz sırtlarının yemyeşil korularını ,
kısacık,-yaşam kadar kısacık!- bir an sürecinde Erguvâni renklere büründürdüğünü,
baharı ve aşkı,.. bir başka çoşkuyla karşılamamıza neden olduğunu biliyoruz hissediyoruz !....
Lâkin,geride yaşanamayacak baharlar,aşklar ve çoşkular bırakarak,.
yavaş,yavaş,
binlerce yıl öncesinin Filistin’ini terkettiği gibi, Boğaz’ı, Adaları,...İstanbul'u terkettiğinin,
kaçımız farkındayız ?...
f.k.d 03/08
gidin Arnavutköy'e ,..yaslanın arkanıza, dikin gözlerinizi Kuzguncuk sırtlarına,ya da Heybeli'den Büyükada seyrine çıkın.
Çok az kaldı,.. içimizi bahar sevinciyle doldurup,ruhumuzu o güzelim renkleriyle donatmalarına,
tomurcuklandılar,
çekingen ama bir o kadar da kararlı dönüşüm yaşıyorlar Erguvâni kızıllıklarına doğru.
Yıllar önce 40-50 cm lik bir ufaklıktı satın aldığımda,yanıbaşımda, sevgimle, tüm narinliğine karşın çarçabuk büyüyeceğine emindim,
ama,...
o denli hızla serpildi,uzadı, sardı ki her yanımı,
zaman,zaman sevgiyi veren ben bile şaşırıp kalıyorum, büyüklüğüne,görkemli zerâfetine.
Filistin’in acı ve kan dolu geleceğini asırlar öncesinden hissedip,
“bu utançla buralarda daha fazla yaşayamam”diyerek İstanbul’a göç ettiğini,
boğaziçinin mavisiyle,boğaz sırtlarının yemyeşil korularını ,
kısacık,-yaşam kadar kısacık!- bir an sürecinde Erguvâni renklere büründürdüğünü,
baharı ve aşkı,.. bir başka çoşkuyla karşılamamıza neden olduğunu biliyoruz hissediyoruz !....
Lâkin,geride yaşanamayacak baharlar,aşklar ve çoşkular bırakarak,.
yavaş,yavaş,
binlerce yıl öncesinin Filistin’ini terkettiği gibi, Boğaz’ı, Adaları,...İstanbul'u terkettiğinin,
kaçımız farkındayız ?...
f.k.d 03/08
23 Mart 2008 Pazar
şehir ışıklarından,..kasabalara...
şehir ışıkları ,
karışmış
yağmur damlalarına,
yeşiller,maviler,morlar
soluk sarılar.
taksilerin tozları,kaldırımların çamurları,
karışmış
yağmur damlalarına.
yüzyılın gerisinden bakıyor
Sinan,
Kemerlerden akıp giden kirli sulara,
akşam ışıklarına ,
gözyaşlarına karışmış
yağmur damlalarına.
f.k.d 02/08




karışmış
yağmur damlalarına,
yeşiller,maviler,morlar
soluk sarılar.
taksilerin tozları,kaldırımların çamurları,
karışmış
yağmur damlalarına.
yüzyılın gerisinden bakıyor
Sinan,
Kemerlerden akıp giden kirli sulara,
akşam ışıklarına ,
gözyaşlarına karışmış
yağmur damlalarına.
f.k.d 02/08
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






